Deze zomer heb ik genoten van het trage leven op Sicilië. Van mensen die gewoon wachten tot je bent overgestoken, in plaats van nog snel voor je langs te schieten. Van uitgebreid eten, zonder haast, met aandacht voor wat er op je bord ligt. Van mensen die je behandelen alsof je familie bent en elkaar vanzelfsprekend helpen. En als er ergens een stem wordt verheven? Dan is het gewoon enthousiasme. ’s Avonds gaat iedereen naar buiten voor de “passeggiata”, de avondwandeling. Even samen de straat op, zonder haast. Gewoon leven!
Ze zien er op straat bijna allemaal chic en fit uit. Elegantie voert de boventoon Eén ding viel me al snel op: eten is hier geen tussendoortje dat je zo snel mogelijk naar binnen werkt. Mensen nemen er samen uitgebreid de tijd voor. Ondanks alle pasta zijn de porties heel klein. Ze staan bewust stil bij het eten, letterlijk stil.
Veel voedsel is puur en weinig bewerkt. Je ziet op tafel geen eindeloze verzameling snacks en sausjes, maar eten dat herkenbaar blijft als eten. Geen Lays-chips, maar hun eigen merk met op de ingrediëntenlijst alleen aardappelen, zonnebloemolie en zout. En superlekker ook. Na een paar dagen dacht ik: jeetje, ik heb hier geen McDonald’s of Burger King gezien. Ik vraag me af of die het hier zouden kunnen overleven met zo’n rijke keuken, die bovendien ook nog eens langer vult.
En na het avondeten gaat iedereen naar buiten voor de passeggiata. Jong en oud. Geen bestuurder die denkt: ik trap nog even als een gek het gaspedaal in om die voetganger voor te zijn. Even wandelen, kletsen, bekenden tegenkomen. Niet omdat er ergens een doel is. Gewoon omdat de avond te mooi is om binnen te zitten.
Familie is daar het allerbelangrijkste. Maar die warmte blijft niet alleen beperkt tot familie. De hoteleigenaresse Vincenza knuffelde elke ochtend mijn dochter Bella. Bella zag haar als haar oma en zodra ze haar zag, rende ze naar haar armen. Wat een warmte was dat. Ze zorgde elke dag goed voor ons en ze gaf ons zelfs eten mee wanneer we naar het strand gingen. Ondanks haar leeftijd haalde ze iedere dag lopend het fruit voor het hele hotel in die hitte, terwijl wij al na tien minuten lopen naar het strand zonder omkijken rechtstreeks de zee in plonsden.
De altijd behulpzame en elegante hotelreceptioniste Lucrezia vertelde dat ze zeven dagen per week in het hotel werkte. Terwijl ik me afvroeg hoe ze ons iedere dag met zo’n glimlach te woord kon staan, vermoedde ik al iets: ook hier namen ze gewoon de tijd. Zij en de rest van het personeel zaten iedere ochtend samen aan de espresso en cannoli, met veel gelach en geklets.
Die warmte zag ik ook terug in de solidariteit. In een lokaal restaurant zagen we hoe de eigenaresse zich ontfermde over een blinde vader en zoon. Met ontzettend veel geduld nam ze de menukaart met hen door en vertelde ze één voor één wat er te kiezen was. Geen haast. Gewoon helpen.
Terwijl ik genoot van mijn pasta al limone, viel me op hoeveel rust er op straat was. Als ik een keer een verheven stem hoorde en omkeek, zag ik dat mensen gewoon heel enthousiast en vrolijk iets vertelden. Ook in het hotel was het soms een kakofonie van stemmen. De schoonmakers en het personeel praatten allemaal luid en enthousiast door elkaar heen. Iedereen gooide er nog even een opmerking tussendoor. Het klonk alsof er ieder moment ruzie kon ontstaan, maar niets was minder waar. Ze waren gewoon vrolijk met elkaar aan het kletsen.
Misschien is geduld ook wel verbonden met ruzies, dacht ik. En misschien kunnen we daar iets van leren. Hoe vaak ontstaat een ruzie niet doordat iemand meteen moet reageren, meteen iets van de ander wil? Wat zou er gebeuren als we elkaar een paar seconden zouden gunnen?
Ook qua luxe viel me iets op. Ik zag opvallend weinig auto’s waarvan je denkt: kijk eens wat ik kan betalen. Gewoon normale auto’s. Gewoon goed vervoer. Geen behoefte om alles groter, duurder of luxer te maken. Genoeg is hier gewoon goed genoeg.
De jonge vrouw in het restaurant waar we elke dag onze espresso dronken wilde heel graag weten hoe je ‘dank je wel’ zegt in het Turks. ‘Teşekkür ederim.’ Ze keek me met grote ogen aan en begon gillend door het hele restaurant te rennen: ‘Tşkrldrmrmrmrmr!’ 😂
Ieder jaar probeer ik nieuwe plekken te ontdekken. Niet alleen voor de mooie stranden of het lekkere eten, maar vooral om even uit mijn eigen manier van leven te stappen. Om te kijken hoe andere mensen leven. En soms kom je dan thuis met iets wat je niet had verwacht. Deze keer was dat een beetje meer geduld. Een beetje minder haast. Een beetje meer aandacht. En misschien het besef dat genoeg inderdaad goed genoeg kan zijn.
Nu ben ik hier weer volop begonnen met werken, maar ik probeer er wel iets van mee te nemen. Tussen mijn afspraken door soms uitgebreid lunchen in gezelschap of gewoon de passeggiata doen. Even de tijd nemen. Zonder haast!
Bella Italia!
Turkish version
Bu yaz Sicilya’daki yavaş yaşamın (slow living) tadını çıkardım. Yaya geçidinde karşıya geçmenizi bekleyen, önünüzden son anda hızla geçmek yerine sakince yol veren arabalardan… Acele etmeden, tabağınızdaki yemeğe ve lezzetlere odaklanarak uzun uzun yemek yemeye kadar. Size sanki ailenin bir parçasıymışsınız gibi davranan ve birbirlerine doğal bir şekilde yardım eden insanlardan…
Birinin sesi yükseldiğinde dönüp baktığımda ise bunun sadece heyecanlı bir sohbetin coşkusu olduğunu gördüm. Akşamları herkes “passeggiata” için, yani akşam yürüyüşü için dışarı çıkıyor. Birlikte, acele etmeden sokağa çıkıp akşamın tadını çıkarmak. Anı yaşamak!
Sokakta neredeyse hepsi şık ve formunda. Zarafet her yerde kendini gösteriyor. Kısa sürede fark ettiğim bir şey oldu: Burada yemek yemek, hızlıca geçiştirilen bir ihtiyaç değil. İnsanlar birlikte uzun uzun sofraya oturmaya, yemeğin tadını çıkarmaya önem veriyor. Bu kadar makarna yemelerine rağmen porsiyonlar çok küçük. Yemeğe bilinçli bir şekilde zaman ayırıyor, acele etmeden yiyorlar.
Yiyeceklerin çoğu doğal ve fazla işlenmemiş. Masada sonsuz çeşitlilikte atıştırmalıklar ve soslar görmüyorsunuz; yiyecek hâlâ neyse o olarak karşınızda. Lays cipsi yerine kendi markaları var ve içerik listesinde sadece patates, ayçiçek yağı ve tuz yazıyor. Üstelik çok da lezzetli. Birkaç gün sonra kendi kendime, “Yahu, burada hiç McDonald’s ya da Burger King görmedim,” dedim. Cevabını fazla düşünmeden buldum. Böyle zengin bir mutfak varken, üstelik insanı daha uzun süre tok tutuyorken, acaba burada barınabilirler miydi diye düşündüm.
Akşam yemeğinden sonra genç yaşlı herkes passeggiata için dışarı çıkıyor. Hiçbir sürücü, yayayı geçebilmek için son anda delice gaza basmıyor. Yürümek, sohbet etmek, tanıdıklara rastlamak… Bir yere yetişmek için değil. Sadece akşamın keyfi içeride oturulamayacak kadar güzel olduğu için.
Aile onlar için her şeyden önemli. Ama bu sıcaklık sadece aileyle sınırlı değil. Otelin sahibi Vincenza, her sabah kızım Bella’ya sarılıyordu. Bella onu kendi büyükannesi gibi görüyordu ve onu görür görmez kollarına koşuyordu. Ne büyük bir sıcaklıktı. Her gün bizimle çok güzel ilgileniyordu, hatta plaja giderken yanımıza almamız için bize yiyecekler bile veriyordu. Yaşına rağmen hiç yılmadan her gün o sıcakta bütün otel için meyveleri tek tek seçip yürüyerek getiriyordu. Biz ise plaja doğru sadece on dakika yürüdükten sonra arkamıza bakmadan doğruca serinlemek için denize atlıyorduk 😂
Her zaman yardımsever ve zarif olan otel resepsiyoncusu Lucrezia Hanım, otelde haftanın yedi günü çalıştığını anlattı. Ben de her gün bizi nasıl olup da böyle bir gülümsemeyle karşılayabildiğini düşünürken, galiba cevabı bulmuştum: Burada onlar da kendilerine zaman ayırıyordu. O ve otelin diğer çalışanları her sabah birlikte espresso ve cannoli eşliğinde bol bol gülüyor ve sohbet ediyorlardı.
Bu sıcaklığı dayanışmada da gördüm. Yerel bir restoranda, işletme sahibinin görme engelli bir baba ve oğluyla ilgilendiğine şahit olduk. Büyük bir sabırla menüyü onlarla birlikte gözden geçirdi ve seçebilecekleri şeyleri birer birer anlattı. Acele yoktu. Sadece yardım etmek vardı.
Makarna al limone’mi yerken sokaktaki yoğunluk içinde ne kadar sakinlik olduğunu fark ettim. Bir keresinde yükselen bir ses duyup dönüp baktığımda, insanların sadece büyük bir coşkuyla ve neşeyle bir şeyler anlattığını gördüm. Otelde de bazen tam anlamıyla bir ses kakofonisi oluyordu. Temizlik görevlileri ve diğer çalışanlar hep birlikte yüksek sesle ve coşkuyla konuşuyordu. Herkes araya bir laf daha sıkıştırıyordu. Sanki her an bir kavga çıkacakmış gibi geliyordu kulağa ama hiç de öyle değildi. Sadece neşeyle, coşkuyla sohbet ediyorlardı.
Belki de sabrın kavgalarla da bir bağlantısı vardır diye düşündüm. Belki bizim de öğreneceğimiz bir şeyler vardır. Bir tartışma ne kadar sıklıkla, insanların hemen tepki verme isteği ve karşısındaki kişiden hemen bir şey beklemesi yüzünden çıkıyor? Hemen tepki vermek yerine birbirimize birkaç saniye zaman tanısak ne olurdu?
Lüks konusunda da bir şey dikkatimi çekti. “Para bende” dedirten arabaları şaşırtıcı derecede az gördüm. Normal arabalar. İhtiyacı karşılayan araçlar. Her şeyi daha büyük, daha pahalı veya daha lüks yapma ihtiyacı yok. Orada “yeterli” gerçekten yeterli demekti.
Her gün espresso içtiğimiz restorandaki kız, Türkçede “teşekkür ederim”in nasıl söylendiğini öğrenmek istedi. Ben söyleyince gözlerini açıp bana baktı ve bütün restoranın içinde çığlık çığlığa koşmaya başladı: “Tşkrldrmrmrmrmr!” 🤣 Gülmekten öldük.
Her yıl yeni yerler keşfetmeye çalışıyorum. Sadece güzel plajlar veya lezzetli yemekler için değil, özellikle kendi yaşam biçimimin dışına çıkmak için. Başka insanların nasıl yaşadığını görmek için. Ve bazen eve, hiç beklemediğiniz bir şeyle dönüyoruz. Bu kez yanıma biraz daha fazla sabır katmaya çalışacağım. Biraz daha az acele. Biraz daha fazla özen. Ve belki de yeterli olanın gerçekten yeterli olduğu düşüncesini.
Şimdi çalışma yoğunluğum yeniden başladı ama oradan bir şeyleri kendime katmaya çalışıyorum. Randevularımın arasında bazen birileriyle uzun uzun öğle yemeği yemek ya da sadece passeggiata yapmak. Biraz ana odaklanmaya ve anın tadını çıkarmaya zaman ayırmak. Acele etmeden!
BellaItalia








